31/12/2006 - Benim paraşütlerimi hazırlayan özel insanlara... |
Benim paraşütlerimi hazırlayan özel insanlara...
PARAŞÜTÜNÜZÜ KİM HAZIRLIYOR?...
Charles Plumb Vietnamda uçmuş,ABD Hava Harp Okulu mezunu bir pilottu.Savaş sırasında yaptığı 75.inci uçuşta ,yerden havaya atılan güdümlü bir füze tarafından vuruldu.Derhal kendini fırlatıp paraşütle bir ormanın içine düştü.Kısa bir sure sonra da Vietkonglar tarafından yakalandı ve tam 6 yıl Kuzey Vietnamda esir olarak tutuldu.Bugün Charles Plumb yaşadığı bu tecrübe hakkında insanlara ders vermektedir.
Bir gün Charles ve eşi restoranda yemek yerlerken bir adam masalarına yaklaşır ve şaşkınlık içinde çığlık atar:
Aman Allahım ! sen Plumb'sın. Vietnamda jet pilotuydun, Kitty Hawk havaalanından. Uçağın düşmüştü!
Evet ama sen nereden biliyorsun bunu ? der eski pilot Plumb
Biliyorum çünkü uçuş öncesi senin paraşütünü ben hazırlamıştım.
Plumb hayretler içindeydi.Adam elini Plumbun omzuna atar:
Anladığım kadarıyla paraşüt işe yaramış
Plumb evet anlamında kafasını sallar.Eğer işe yaramasaydı şu anda burada değildim.
Plumb o gece ,restoranda masaya gelen adamı düşünmekten uyuyamaz.Savaş sırasında çoğu kez gördüğü bu adamla bir kez olsun konuşmadığını düşünür.Çünkü o bir savaş pilotu,adamsa paraşüt hazırlayan basit bir askerdir sonuçta.Oysa o asker ,uzun tahta bir masada saatlerini harcayarak dikkatle katladığı paraşütlerle ,her seferinde hiç tanımadığı bir insanın kaderini ellerinde tutuyordu.
Bu olaydan sonra verdiği derslerde Plumb dinleyicilere hep aynı soruyu sormaya başladı:
Paraşütünüzü kim hazırlıyor?
Tüm hayatı boyunca ihiyaç duyduğumuz her şeyi bir başkasının hazırladığı biz modern dünyanın insanlarına sorulabilecek en anlamlı sorulardan biri de bu belki de....
Yaşamaya devam etmemizi sağlayan sayısız paraşütler var hayatımızda ,her defasında bir başka insanın bizim için hazırladığı ,maddi paraşütler,manevi paraşütler,duygusal paraşütler,ruhsal paraşütler......
Sahip olduğunuz en büyük yeteneği kim kazandırdı size ,veya düşünce yapınızı kim şekillendirdi?
Kimler size moral verdi zor zamanlarınızda ya da hayata dair manevi değerlerin farkına varmanızı kimler sağladı?
Hayatınız boyunca paraşütünüzü hazırlayan kimlerdi?İşte onlar hayatımızı borçlu olduğumuz insanlardır.
Peki siz kimlerin paraşütünü hazırlıyosunuz?,düşündünüz mü?
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
21/12/2006 - KAÇ KIRLANGIÇ KOVDUNUZ ? |
KAÇ KIRLANGIÇ KOVDUNUZ ?
Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş. Pencerenin önüne konmuş, bütün cesaretini toplamış, röfleli tüylerini kabartmış, güzel durduğuna ikna olduktan sonra, küçük sevimli gagasıyla cama vurmuş. Tık... Tık...Tık... Adam cama bakmış. Ama içeride kendi işleriyle uğraşıyormuş. Meşgulmüş! Kimmiş onu işinden alıkoyan? Minik bir kırlangıç! Heyecanlı kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak, deriiin bir nefes almış şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış.
— Hey adam! Ben seni seviyorum. Nedenini, niçinini sorma. Uzun zamandır seni izliyorum. Bugün cesâret buldum konuşmaya. Lütfen pencereyi aç ve beni içeri al. Birlikte yaşayalım.
Adam birden parlamış: “Yok daha neler? Durduk yerde sen de nerden çıktın şimdi? Olmaz, alamam” demiş. Gerekçesi de pek sersemceymiş: “Sen bir kuşsun! Hiç kuş, insana aşık olur mu?”
Kırlangıç mahcup olmuş. Başını önüne eğmiş. Ama pes etmemiş, bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş, gülümseyerek bir kez daha şansını denemiş:
— Adam, adam! Hadi aç artık şu pencereni. Al beni içeri! Ben sana dost olurum. Hiç canını sıkmam!
Adam kararlı! Adam ısrarlı mı ısrarlı! “Yok, yok ben seni içeri alamam” demiş. Biraz da kaba mıymış, neymiş lafı kısa kesmiş. “İşim gücüm var, git başımdan!”
Aradan bir zaman geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine gelmiş:
— Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda. Aç şu pencereyi al beni içeri. Yoksa, sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım. Çünkü ben ancak sıcakta yaşarım. Pişman olmazsın, seni eğlendiririm. Birlikte yemek yeriz, bak hem sen de yalnızsın yalnızlığını paylaşırım, demiş.
Bazıları gerçekleri duymayı sevmezmiş ya! Adam bu yalnızlık meselesine çok içerlemiş. Pek bir sinirlenmiş: “Ben yalnızlığımdan memnunum”,demiş. Kuştan onu rahat bırakmasını istemiş. Düpedüz kovmuş yâni! Kırlangıç, son denemesinden de başarısızlıkla çıkınca, başını önüne eğmiş, çekip gitmiş...
Yine aradan zaman geçmiş. Adam, önce düşünmüş, sonra kendi kendine itiraf etmiş: “Hay benim akılsız başım”, demiş. “Ne kadar aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karşıma çıkan bir dostluk fırsatını teptim. Niye onun teklifini kabul etmedim ki? Şimdi böyle kös kös oturacağıma, keyifli vakit geçirirdik birlikte” diye düşünmüş, Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş.
Yine de kendi kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş: “Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa yine gelir. Ben de onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim”, diye düşünmüş. Ve çok uzunca bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş. Gözü yollardaymış. Yaz gelmiş, başka kırlangıçlar gelmiş. Ama... Onunki hiç görünmemiş. Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş, ama boşuna... Kırlangıç yokmuş ortalıkta! Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama, onu bir gören olmamış...
Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir Bilge kişiye gitmiş. Olanları anlatmış. Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki:
— Kırlangıçların ömrü 6 aydır! Hayatta bazı fırsatlar vardır, sâdece bir kez elinize geçer ve değerlendirmezseniz uçup gider! Hayatta bazı insanlar vardır, sadece bir kez karşınıza çıkar; değerini bilmezseniz kaçıp giderler! Ve aslā da geri dönmezler! Bu nedenle seçimlerinizde dikkatli olun..!
Farkında olun..! Ve bir düşünün bakalım.
Acaba siz bugüne kadar pencerenizden kaç kırlangıç kovaladınız?
Hikâyeden Çıkarılması Gereken Dersler
§ Hayat sunduklarıyla mucîzevîdir.
§ Yaşam fırsatlar sunar. Bu ortalama her insan için kaçırılmaması ve değerlendirilmesi gereken eşsiz bir deneyimdir. Ancak ekin insan, yaşamın bu fırsatlarını değerlendirirken kendine yeni fırsatlar yaratan insandır. Bu nedenle yaşamın size sunduğu fırsatları tüketen bireyler değil, onları en üst düzeyde değerlendirerek kendine yeni fırsatlar yaratan insanlar olmalıyız.
§ Yaşamdaki en büyük giz, şimdi–ve–burada deneyimlemiş olduğumuz “ân”dır. Dikkat ederseniz, geçmişte, bir zamanlar, bir yerlerdeki o “ân”larda vermiş olduğunuz kararlar bugününüzü belirmemiş bulunuyor. Aynen öyle de, şimdi–ve –burada deneyimlemiş olduğunuz “şimdiki ân”daki kararlarınız da geleceğinizi belirleyecek ve yaşamınıza yön verecek.
§ Bu nedenle seçimlerinize dikkat edin! Dost kazanmak, zaman kazanmak, geleceği kazanmak, ÖSS’yi kazanmak; camınıza tıklayan kırlangıç gibi önünüzdeki 6 ayda derslerle, testlerle ve öğretmenlerle yapacağınız dostluğa bağlı. Ayağınıza kadar gelen bilgilere ve erdemlere sırtınızı dönmeyin. Yaşamınızı sunduklarıyla da kabullenin. Size verilen imkanlarla ve malzemelerle çok daha güzel bir yaşama kanat vurun.
§ Unutmayın! Hayat çok kısa! Ve Dostoyevski’nin dediği gibi “İnan bana genç dostum. Yaşam için yapılacak çok daha şey var.”
§ Camınız, daha doğrusu gönül kapınız ve bahtınız açık olsun, efendim…
|
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
18/12/2006 - DOST |
DOST
Adamın biri, hayattaki tek arkadaşı olan köpeği ile birlikte bir kazada ölmüşlerdi… Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar… Bir zaman sonra adam çok susamıştı.. Biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden bire kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular.. Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, som altından yapılmış bir bahçe kapısı ve onları karşılayan beyazlar içinde bir kadın vardı...
Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu: "Affedersiniz... Burası neresi?” Kadın, adama gülümseyerek cevap verdi: "Burası Cennet, efendim" Adam bunun üzerine sevinçle "Harika...!!!" dedi "Peki bana biraz su verebilir misiniz? Gerçekten çok susadım" diye sordu.... Kadın cevap verdi: "Tabiî efendim, içeri girin... İçeride dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz....."
Böylece adam köpeğine döndü, "Hadi oğlum içeri giriyoruz" diyerek kapıya yürüdü... Ama kadın onu birden durdurdu: "Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez.. Hayvanları içeri almıyoruz...", dedi. Bunun üzerine adam bir ân durdu ve düşündü.. Âniden gerisin geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam tersi istikāmetinde yürümeye koyuldular....
Bir süre geçtikten sonra kendilerini bu kez, tozlu çamurlu bir yolda buldular ve yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kırık dökük bir kapı ve de yırtık pırtık elbiseli yaşlı bir dedecik çıktı... Adam sordu: "Affedersiniz.... Bana biraz su verebilir misiniz?" Dede "İçeri gel" dedi.. "Kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var..." Adam sordu: "Peki arkadaşım da benimle gelip oradan su içebilir mi?" Dede "Tabiî..." dedi ve ekledi. "Çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kâse bulacaksın..." Bunun üzerine adam kapıdan girdi... Biraz yürüdükten sonra sağ taraftaki çeşmeyi buldu.. Adam çeşmeden, köpek de oracıktaki kâseden doya doya su içerek susuzluklarını giderdiler....
Derken adam geri gelerek girişte bekleyen dedeye sordu: "Su için çok teşekkür ederim... Peki burası neresi..?" Dede "Burası Cennet’tir" dedi. Bunu duyan adam şaşırdı: "Ama nasıl olur..? Az önce burası gibi kırık dökük olmayan; tersine, muhteşem olan bir yere gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylemişlerdi..."
Dede "Şu rengârenk çiçeklerle süslü, altın kapılı yer mi?" dedi... "Ama orası, Cennet değil ki, Cehennem.." Adam iyice şaşırmıştı: "Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz..?"
Dede gülümseyerek cevap verdi: "Kızmıyoruz..... Çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları böylece Cennet'ten uzak tutuyorlar...."
Evet Sevgili Gençler! Kıssâdan hissemiz şu:
Aslā dostlarınızı yarı yolda bırakmayın!
Bir dostun derdine herkes üzülebilir, bu çok kolaydır. Ama bir dostun başarısına sevinebilmek ise ancak sağlam bir karakterli insanların gösterebileceği bir erdemliliktir!
Unutmayın! Ölümsüz dostluklarınız olursa, siz de ölümsüz olursunuz!
|
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
17/12/2006 - DÜNYAYI DÜZELTMEK IÇIN |
DÜNYAYI DÜZELTMEK IÇIN
Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra, pazar sabahı kalktığında keyifle eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını hayal ediyordu. Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu. Baba, oğluna söz vermişti; bu hafta sonu parka götürecekti onu ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna uzattı:
- Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğimi dedi. Sonra düşündü:
- Oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı aksama kadar düzeltemez!
Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi:
- Babacığım, haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz! dedi.
Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içindeydi ve oğluna bunu nasıl yaptığını sordu.
Çocuk su ibretlik açıklamayı yaptı:
- Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti!
Hikâyeden Çıkarılacak Dersler
1- Bir insan kendini değiştirmedikçe dünyasını da değiştiremez.
2- Dünyadaki huzur ve mutluluk, biz insanların yaşamlarında yer verecek doğruluk, dürüstlük ve adaletle sağlanır.
3- Yaşamı güzelleştirmek bizim elimizdedir.
4- İnsan olarak güçlü yanlarımızı görerek ve potansiyelimizi keşfederek, kendimizi adım adım gerçekleştirmeliyiz ve örnek insan olma yolunda sağlam adımlar atmalıyız.
5- Kişiler arası ilişkilerimizde, ortak yönlerimize vurgu yaparak ve diğer insanlarla aramızdaki farklılıklara değil benzerliklere atıfta bulunarak uzlaşmacı olmalıyız.
6- Dünyamızdaki güzellikleri görmeliyiz. Bir çiçeğin kokusuyla mutlu olabilmeli, bebeklerle ve çocuklarla göz göze gelmeliyiz. Mevsimleri heyecanla takip etmeliyiz. Yaşamımızı güzelleştirmeliyiz. Dünyadaki her şey gibi, sahici olmalıyız. Düşünün bir çiçek ne kadar da sahici değil mi? Bir göçmen kuşu, bir kar tanesi ne kadar da sahici değil mi? İşte biz de sahici olmalıyız, yani sadece “kendimiz” olmalıyız…
7- Unutmayalım ki, insanı/kendimizi düzelttiğimiz zaman, dünyamız da kendiliğinden düzelecektir…
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
13/12/2006 - HAYALLERINIZDEN SIFIR ALMAYIN! |
HAYALLERINIZDEN SIFIR ALMAYIN!
Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı. Lise ikinci sınıftayken, birgün hocası büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi.
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayâlini en ince ayrıntılarıyla anlatmıştı. Hattâ hayâlindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini bile çizdi. Binâların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini de gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da eklemişti. Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam anlamıyla kalbinin sesiydi. İki gün sonra ödevini geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve ayrıca "Dersten sonra beni gör" uyarısı da yazılıydı.
Dersten sonra, "Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk.. Öğretmeni, "Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız da yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkânsız. Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm.", diye de ekledi.
Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı. "Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatin için oldukça önemli bir seçim!" Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına.. Ve şöyle dedi:
"Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin; ben de hayallerimi!"
Lise 2. sınıf öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki at çiftliğinde 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev ise şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı duruyor.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
9/12/2006 - ALİ’Yİ TANIYOR MUSUNUZ? |
ALİ’Yİ TANIYOR MUSUNUZ?
Ali bir Pazar sabahı saat 08:30’ da uyandı. Cuma günü okuldan gelirken bu hafta sonundan, önceki haftalardan eksik kalan derslerini tamamlamak ve önümüzdeki hafta içindeki sınavlara hazırlanmak açısından çok iyi yararlanmaya karar vermişti. Bu sebeple cuma akşam üstünü ve geceyi çok iyi geçirdi. Evde müzik dinledi, TV seyretti ve geç saatte yattı. Cumartesi günü de arkadaşlarıyla beraber oldu, evin içinde gezindi, zamanın nasıl akıp gittiğini fark etmedi. Ders çalışmadığı için zaman zaman biraz rahatsızlık duyduğu oldu, ancak içinden gelen bu huzursuzluğu : “önümde kocaman bir pazar var “ diyerek bastırdı.
Pazar sabahı Ali, işte bu şartlar altında 08:30’da uyandı. Önce güzell bir tatil kahvaltısı yaptı. Sonra gazeteleri okuyup ders çalışmaya karar verdi. Gazeteler bittiğinde saat 10:30 olmuştu. TV’deki sabah filmine bir göz atıp çalışma odasına geçmek istedi. Fakat film öyle güzel ve heyecanlıydı ki, önünde koskoca bir pazar gününün olduğunu düşünerek bu filmi izlemesinde bir sakınca olmadığına karar verdi. Film bittiğinde saat 12:30’du ve hafta içi günlerde bu saatte yemek yemeye alışmış olduğu için karnı acıktı. Annesinin özenle hazırladığı yemekleri yiyip, evdekilerle sohbet ettikten sonra çalışma odasına yöneldi. Fakat tam bu sırada TV’den naklen yayın programı başlamış ve haftanın en önemli maçı ekrana gelmişti. Bu maçı seyretmek için insanların birbirini çiğneyip, dünyanın parasını verdiklerini düşününce, ayağına kadar gelen bu maçı seyretmemenin büyük bir kayıp olacağını düşündü. Maç biter bitmez sıkı bir şekilde çalışmaya başlamaya karar vererek , maçı izlemeye koyuldu. Naklen yayın bitip, Ali’nin kafası haftanın spor olayları ile doluyken, annesi çayı hazırladığını duyurdu. Ali çayı içip derse geçmenin daha doğru olacağına karar verdi. Çay bittiğinde Ali’nin üzerine bir ağırlık çökmüştü. Haftanın yorgunluğu, maçın gerginliği ve çayla birlikte yenilenler Ali’yi gevşetmişti. Ali bu yorgunlukla “nasıl olsa verimli çalışamam” diye düşündü ve dinlendikten sonra çalışmaya karar verdi.
Saat 18:00 sıralarında Ali içindeki huzursuzluğu bastırmaya gayret ederek uyandığında, çalışma masasına yönelirken televizyonda en sevdiği dizilerden birinin başladığını duydu. Derse bundan sonra başlamaya ve sadece önemli iki dersi çalışmaya karar vererek TV’deki dizi filmi seyretti. Film bittiğinde akşam yemeği saati gelmişti. Yemeği yedikten sonra ise onca yükün altına girmek için vakit çok geçti. Çünkü o zaman haftaya uykusuz ve yorgun başlayacaktı. Bu sebeple Ali kendi kendine şöyle dedi : “bugün çalışamadım ama söz yarın çalışacağım” ve yarı sıkıntılı, yarı huzurlu odasının yolunu tuttu. Ancak çalışmak için değil uyumak için.
Şimdi size bir sorumuz var. Hikayemizde yer alan Ali’yi tanıyor musunuz?
Bu soru şöyle de sorulabilir: Ali’yi tanımayan var mı? “Herkesin içinde” hikayemizdeki Ali’den bir parça yok mu? Önce istediğini yapmak isteyen, sonra kendisinden istenileni yapmaya yönelen ve bu sebeple sorumluluğunu erteleyen; ders çalışmaya çok önem veren ve bu sebeple önce aradaki ayrıntıları ortadan kaldırıp, ders çalışmak için kendisine kesintisiz bir zaman çıkartmaya çalışan ancak bu zamanı hiç bulamayan ve bütün süreyi daha az önemli işlerde veya kendisine haz verecek etkinliklerde kullanarak geçiren, aklından ders çalışması gerektiğini de bütünüyle çıkartmadığı için kendisine zevk verecek şeyleri yaparken de tam anlamıyla rahat etmeyen ve kendisini huzursuz hisseden...
Hepimiz bu Ali’yle zaman zaman karşılaşmıyor muyuz?
|
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
4/12/2006 - BÜTÜNÜ GÖRMEK |
BÜTÜNÜ GÖRMEK
Bir gün hayatındaki engelleri aşamamaktan yakınan bir adam bilgenin yanına geldi ve:
“Efendim ben, önüme çıkan engellerin hiçbirini aşamıyorum. Ne yapmam gerekiyor?”
bilge adamı da yanına aldı ve pencerenin önüne geldi. Cam da kanatlarını açmış çırpınan bir kelebek vardı. Dışarı çıkmaya çalışıyor ama devamlı camlara çarpıyordu. Bilge yavaşça kelebeğin çıkışını kolaylaştırmak için camı açtı. Ama bu işe yaramadı. Kelebek yine çırpınıyor ve cama çarpmaya devam ediyordu.
Bunun üzerine bilge yanındaki adama döndü ve:
“Kelebek dışarı çıkması için gerekli olan tek yolun, şeffaf oldukları için dışarıyı gösteren ama gerçekte kapalı olan camlar olduğunu sanıyordu. Oysa birazcık geri çekilip şöyle bir baksa, onun dışarı çıkması için kocaman bir camın açıldığını görecekti. Ne var ki, bütünü göremeyip sadece bir noktaya odaklandığı için, kendisini odanın içinde tutsak kalmaya mahkum etti. İşte hayatta bazen önümüze aşılmayacak engeller çıkar ve hayatı bize dara eder. Bu durumda yapılması gereken bir adım geri çekilmek ve sakin bir kafa ile çıkış yolunu aramaktır.”
|
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
2/12/2006 - İNSAN BU! |
İNSAN BU!
Târihçilerin dilinde bir hikâyecik gezer durur. Hikâyeye göre Yavuz Sultan Selim Han, vezirlerini bir gün toplar ve onlara bir soru sorar. Niyeti ise cevâbı bilen veziri Pay-ı Taht’ın Başvezir yapmaktır. Sorusunu kısaca söyle özetler: Bana öyle bir yüzük bulacaksınız veyâ yapacaksınız ki, mutsuz insân baktığında mutlu olsun. Mutlu insân baktığında veyâ taktığında ise mutluluğu kaybolsun.
Sultan’ın sorusunu tekrar tekrar düşünen bütün vezirler, bu soruya cevap aramaya koyulurlar. Çarşı pazar gezerler ve etraflarına soruştururlar. Gel zaman git zaman vezirlerin zamanı dolar. Vezirler ellerindeki yüzüklerle Yavuz Sultan Selim Han’ın huzûruna varırlar. Vezirler teker teker yüzükleri takdîm etmeye başlarlar. Keyfi pek yerinde olan Sultan’ın mutluluğu gözünden okunmaktadır.
Çünkü, Sultan Selim Han, sırası gelen vezirin yüzüğünü önce huzûrunda bulunan fakîre taktırıyormuş. Fakir, Sultan’ın bu ihsânı karşısında hemencecik mutlu oluyormuş. Daha sonra Sultan Selim Han da aynı yüzüğü kendisi takıyormuş. Fakat Sultanın mutluğunda her hangi bir değişme olmuyormuş. Sultan Selim de aynen fakir gibi yüzüğü beğeniyor ve tebessüm ediyormuş. Yüzükler fakîri mutlu ediyorken, Sultan’nı mutsuz edemiyormuş…
Bu hâl böyle devam ederken, Sultan’ın parmağına başka bir yüzük takılmış. Sultan Selim Han’ın bütün mutluluğu adetâ uçup gitmiş. Mutsuz olmuş. Aynı yüzüğü tekrar yoksula takmışlar yoksul yine mütebbessim bir edâyla mutluluk dolu bakışlarını ortalığa saçıyormuş. Sultan Selim Han, hiç zaman kaybetmeden bu yüzüğü getiren vezirini Başvezir yapmış. Bu duruma şaşkınlıkla şâhit olan diğer vezirler, Başvezir’e aceleyle sormuşlar.
Nasıl bir yüzük verdin ki Sultan’ımızın morali bir anda bozuldu ve mutsuz oldu. Üstelik huzurda bulunan fakir adamcağız da verdiğiniz yüzüğü takınca mutluluktan uçuverdi. Başvezir nâzik bir şekilde cevap verdi:
— Gāyet basit. Çarşıda pür neşe geziniyordum. Birden melâmî−meşreb bir dervişle karşılaştım. Yolumu kesti, keskin bakışlarıyla bana baktı. Ve sebebini bilemediğim bir sinirlilikle bana seslendi: “Bu da gelip geçer..!”. Birden huzurum kaçtı, moralim bozuldu. Fakat dervişle aramızdaki diyaloğa şahit olan bir dilenci ise benim aksime, dervişin bu hiddet dolu cümlesini duyunca sevindi, neşelendi ve güldükçe güldü. Ben de Sultanımıza yaptırdığım yüzüğe, bu sözü yazdırdım. Sultanımız da parmağına “Bu da gelip geçer” yazılı yüzüğü takınca huzurunu kaybetti. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, her şey gelip geçici….!
Bu Hikâyecikten Çıkarılacak Dersler
Şimdi sorunuzun cevabına dönecek olursam sevgili arkadaşlar, elbette ki yaşam gāilesi ile oradan oraya koşturuyorken zaman zaman istemediğimiz olumsuz sonuçlarla ve mutsuz tablolarla karşılaşabiliyoruz. Bu sıkıntılı problemlerimize takılmadan “Bu da gelir, bu da geçer” diyerek ve pes etmeyerek her şeye rağmen yolumuza devam etmeliyiz. Sorunlarımızı masum mâzeretler edinerek rehavete kapılmamalıyız. İnceldiği yerden kopsun, yapacak başka bir şey yok diyerek hayatımızda bir boş vermişlik heyûlası yaratmamalıyız.
Unutmayınız ki sevgili gençler, hepiniz uzun ince bir yoldasınız. Bu yolda sınava hazırlıklarınız iyi gidiyorsa, sakın rehâvete kapılmayın, sınavı hafife almaya başlamayın! Çünkü “Bu da gelir, bu da geçer!”.
Yok eğer sınav hazırlıklarınız pek yolunda gitmiyorsa, moralinizi bozmayın, ipin ucunu kaçırmayın, ümitsizliğe kapılmayın ve hemen pes etmeyin. Unutmayın “Bu da gelir, bu da geçer”. Kendiniz için elinizden geleni “şimdi ve burada” samimiyetle, içtenlikle yapın. Sakın, her şey yerinde sapasağlam ve aynı kalacakmış gibi tembelliğe ve boş vermişliğe tenezzül etmeyin. Geleceğiniz garanti altındaymış gibi sorumluluklarını görmezlikten gelmeyin ve yaşamınızı ertelemeyin. Veyâ tam tersine, her şey tamâmen kaybedilmiş gibi, ve yapacak hiçbir şey kalmamız gibi kendinizi psikolojikman öldürmeyin, tüketmeyin ve yok etmeyin… Çünkü unutmayın “Bu da gelir, bu da geçer”.
Ayrıca şunu da aklınızdan çıkarmayın! ÖSS’ye hazırlanmak uzun soluklu bir maraton. Ufak tefek performans düşüklükleri olabilir. Zaman zaman başarısızlıklar da olabilir. Ama her şeye rağmen “Bu da gelir, buda geçer” diyerek, azimle ve sabırla yeniden başlayın, yeniden deneyin, yeniden savaşın…!
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
1/12/2006 - BAŞARININ SIRRI |
BAŞARININ SIRRI
Bir gün bir bilge ile hayatında devamlı başarısızlık yaşan bir kimse
arasında şöyle bir konuşma geçer.
“Efendim, sizce başarının sırrı nedir?”
“İki kelimedir”
“Peki o iki kelime nedir efendim?”
“Doğru kararlar”
“Peki, efendim doğru kararları nasıl alabilirim”
“Tek kelimeyle”
“O nedir peki?”
“Tecrübe.”
“Ama bu tecrübe nasıl elde edilebilir”
“İki kelime ile”
“O iki kelime nedir?”
“Yanlış kararlar.”
|
| • 1 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
30/11/2006 - YANKI |
YANKI
Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yapıyorlarmış. Çocuk, babasıyla yürüyorken birden takılıp düşüyor ve canı yanıp “AHHHHH” diye bağırmış. Sonra ilerideki sarp kayalıklardan “AHHHHH” diye bir ses duymuş ve şaşırmış. Şaşırıp meraklanmış ve tekrar “SEN KİMSİN?” diye bağırmış. Aldığı cevap da aynen “SEN KİMSİN?” olmuş. Çocuk aldığı cevaba kızıp “SEN BİR KORKAKSIN” diye tekrar bağırmış. Dağdan gelen ses de “SEN BİR KORKAKSIN” diye cevap veriyormuş. Çocuk babasına dönüp “BABA NE OLUYOR BÖYLE?” diye sormuş.
“OĞLUM DİNLE VE ÖGREN!” demiş babası ve daha sonra dağa dönerek “SANA HAYRANIM” diye bağırmış.
Gelen cevap ta aynı şekilde “SANA HAYRANIM!” olmuş. Baba tekrar bağırmış, “SEN MUHTEŞEMSİN!”…
Gelen cevap yine ; “SEN MUHTEŞEMSİN!” olmuş.
Çocuk çok şaşırmış, ama hâlen ne olduğunu anlayamamış. Bunu gören baba durumu şöyle açıklamış:
“İnsanlar buna “Yankı” derler, ama aslında bu “Yaşam'dır.”, diyerek devam etmiş.
“Yaşam daima sana senin verdiklerini geri verir.
Yaşam yaptığımız davranışların aynasıdır.
Daha fazla sevgi istiyorsan daha çok sevmelisin!
Daha fazla şefkat istiyorsan, daha çok şefkatli olmalısın!
Saygı istiyorsan insanlara daha fazla saygılı olmalısın.!
İnsanların daha sabırlı olmasını istiyorsan, sen daha çok sabırlı olmalısın.
Bu kural yaşamımızın bir parçasıdır ve herkes için geçerlidir.”
Oğul! Şunu unutmak ki; Yaşam bir tesadüf değil, yaptıklarınızın aynada bir yansımasıdır.”
|
| • 2 Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
Hakkımda
compteur
Online Blogcu Ziyaretçi Sayacı
Kategoriler
Yorumcu.com hizmetidirBuldun.com
Herkese bir gün lazım olur" linkler
|